wWw.pAyLaŞıM11.cOm

PAYLAŞ_PAYLAŞA_BİLİRSEN...
 
AnasayfaKapıSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Bediüzzaman Said Nursi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
(YÖNETMEN)
(YÖNETMEN)
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 384
Yaş : 22
Nerden : FeNerBahÇeden
Lakap : sErKaN11
PAYLAŞIM :
411 / 100411 / 100

REP\'İM :
341 / 100341 / 100

PUAN\'IM :
67 / 10067 / 100

TAKIM :
HAYVANIM :
BAYRAĞIM :
Kayıt tarihi : 03/06/08

MesajKonu: Bediüzzaman Said Nursi   Cuma Haz. 06, 2008 5:34 am

Said Nursi yakın geçmişimizde yetişmiş en büyük İslam alimlerinden ve
fikir adamlarındandır. 1873'te Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs
köyünde dünyaya gelmiş, 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine
kavuşmuştur. Genç yaşta edindiği dini ve pozitif bilimlerdeki derin
bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan
itibaren dikkati çeken keskin zekası, kuvvetli hafızası ve üstün
kabiliyetleri dolayısıyla "Çağının eşsiz güzelliği" anlamına gelen
"Bediüzzaman" sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim
problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte
okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite
kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin
bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde
kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış,
hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek
vermiştir.

Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi
göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin,
medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız
olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye
gönderilmesini sağlamıştır.

Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz
1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet
ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak için
İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret
reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu
makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına
rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız
ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat
etmiştir.

Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında
talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay
komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında
Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda
Sibirya'daki esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.

İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir
ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam
Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi
kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said Nursi
daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini
ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı
bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri
komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep
olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri
Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini kazanmış ve Ankara'ya
davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde devlet merasimiyle
karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği,
milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.

Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir
ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak
Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür.
Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada
yazmıştır.

Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934
yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin
Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise
polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu
evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman
emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye
rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni
tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında
soruşturma başlatılmış, Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri
araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.

Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince
tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin
verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da
mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası
verilmiştir.

Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen Said
Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden
tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle
Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların
Denizli'deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk
edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar
altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da
Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise
1944'te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti
Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi
tutulmasını emretmiştir.

Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya
yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile
müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ
sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar
altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz
hale getiremeyen muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna
gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin
üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.

Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i
Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere
yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla
birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.

1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay
tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır.
Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması
dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said Nursi
ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon
hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen
Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.

Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı
verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur.
Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi
yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır.
Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi,
Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir emirle
bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a ancak
Aralık ayında dönebilmiştir.

Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da
İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha
açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek
davayı sonuca bağlamıştır.

Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman
buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki
Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir.
Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği
otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı
Isparta'ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar
sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.


YUSUF MEDRESESİ'NDE EĞİTEN VE EĞİTİLEN İSLAM BÜYÜĞÜ

Tarih boyunca birçok Müslüman, Allah yolunda yaptıkları faydalı
çalışmaların, Allah'ın tek ilah olduğunu anlatmalarının karşılığında
inkarcı kesimler tarafından hapisle cezalandırılmıştır. Ama onların
hapiste bulunmalarının nedeni bir suç işlemeleri, kanunlara karşı
gelmeleri değildir. Müslümanların güzel ahlakı insanlar arasında hakim
kılmasından ve dolayısıyla kendi kötülüklerinin ortaya çıkacağından,
kötülüklerden elde ettikleri çıkar ve menfaatlerin yok olacağından
korkanlar, Müslümanlara hep iftiralar atmışlar, halkı ve resmi
mercileri onlara karşı kışkırtmışlardır.

Benzer olaylar Bediüzzaman'ın yaşamı boyunca da sık sık
tekrarlanmıştır. Kendisi ve talebeleri Kuran ahlakını anlatmak için
halisane bir çaba yürüten, mevki ve makam hırsı olmayan, siyasetten
özellikle uzak duran, imansızlık akımlarına karşı insanları Kuran'ın
sunduğu barış ve huzur ortamına davet eden, devletin bütünlüğüne ve
milli ve manevi değerlerine zarar verenlere karşı mücadele eden
kimseler olmalarına rağmen hep asılsız ve çirkin iftiralarla itham
edilmişlerdir. Bunun sonucunda ise haklarında soruşturmalar başlatılmış
ve yıllarca hapiste tutulmuşlardır. Her defasında ise aklanmışlar ve
hiçbir suçlarının olmadığı görülmüştür. Ancak bu esnada tutuldukları
hapishaneler onlar için birer Yusuf Medresesi olmuş, manevi dereceleri,
samimiyetleri, kararlılıkları, birbirlerine olan bağlılıkları,
ihlasları pekişmiş, güçlenmiştir.

Bediüzzaman'ın maruz kaldığı uygulamalar, kendisine atılan iftiralar
Kuran ayetlerinin birer tecellisidir. Hayatı kısaca gözden
geçirildiğinde dahi Kuran'da aktarılan ve salih müminlerin
karşılaştıkları olayların çok benzerlerini yaşadığı ve bu olaylara
karşı Kuran'da haberleri verilen güzel ahlaklı müminler gibi davrandığı
açıkça görülebilir. Bu nedenle Bediüzzaman'ın hayatına kısaca bakmak,
bugüne örnek olması açısından da faydalı olacaktır.


Bediüzzaman'ın Yusuf Medresesi'ndeki Hayatı

Bediüzzaman'ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde,
gözaltında geçmesi onun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı
ve sabırlı olduklarını göstermiştir. Devletin ve milletin çıkarları
için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı
çevrelerce hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu
çevreler iftiraları ile, daima devletin ve milletin yararını düşünen bu
insanları, halkın gözünde zararlı insanlar olarak göstermeyi ve onları
küçük düşürmeyi amaçlamışlardır. Örneğin, bu çevreler sahip oldukları
yayın organları ve benzeri vasıtalarla, Said Nursi ve talebelerini
gizli ve dine dayalı cemiyet kurmak, rejime karşı çıkmak ve
Cumhuriyet'in temel ölçülerini yıkmaya davranmakla suçlamışlardır.
Bunun üzerine tevkif edilerek Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'ne
çıkarılmak üzere Said Nursi ile birlikte 120 Nur talebesi, o dönemin
bazı yazarlarının anlattığına göre, "sanki ihtilal çıkarmışlar gibi
kamyonlarla elleri kelepçeli olarak" Eskişehir'e götürülmüşlerdir.

Bu arada belirtmekte fayda bulunmaktadır ki, tüm bu olaylar esnasında
Türk polisi ve Türk askeri daima vicdanlı davranmış, Bediüzzaman'a ve
Nur talebelerine karşı samimi ve anlayışlı bir tavır göstermişlerdir.
Bazı dinsiz çevrelerin kışkırtmaları ve yarattıkları infial nedeniyle
onlar görevlerini yerine getirmek zorunda kalmışlar, ama hakkın yanında
olduklarını ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Örneğin Bediüzzaman ve
120 talebesini Eskişehir'e götürmekle görevli askeri müfrezenin
kumandanı kelepçelerini çözerek ibadetlerini rahatça yerine getirmeleri
için onlara imkan tanımıştır.

Bir başka önemli İslam mütefekkiri olan Necip Fazıl Kısakürek Son
Devrin Din Mazlumları isimli kitabında Bediüzzaman'ın ve Nur
talebelerinin gözaltına alınmaları ile ilgili olarak şunları ifade
etmektedir:

Baskında Bediüzzaman ve talebelerine ait herşey ele geçtiği halde,
ortada itham medarı olabilecek hiçbir şey yoktur. Böyleyken kendisini
beraat ettirmiyorlar da idamlık bir ithamın teselli mükafatı halinde,
15 talebesiyle beraber hapse mahkum kılıyorlar. 105 talebe de beraat
kararı alıyor."1

Eskişehir Mahkemesi Bediüzzaman'a, Kuran-ı Kerim'den bazı ayetleri
tefsir ettiği için 11 ay hapis cezası vermiştir. Eskişehir hapsi
sırasında Bediüzzaman oldukça zor günler geçirmiştir. Onu ayrı bir
hücrede tecrit etmişler ve türlü zorluklar yaşatmışlardır. Bu hapis
sırasında Bediüzzaman'a uygulanan muamelelerden bazı örnekler çeşitli
kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:

_________________



BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

......
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://paylasim11.forumg.biz
Admin
(YÖNETMEN)
(YÖNETMEN)
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 384
Yaş : 22
Nerden : FeNerBahÇeden
Lakap : sErKaN11
PAYLAŞIM :
411 / 100411 / 100

REP\'İM :
341 / 100341 / 100

PUAN\'IM :
67 / 10067 / 100

TAKIM :
HAYVANIM :
BAYRAĞIM :
Kayıt tarihi : 03/06/08

MesajKonu: Geri: Bediüzzaman Said Nursi   Cuma Haz. 06, 2008 5:35 am

120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan Said Nursi tam bir
tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine çeşitli zulüm ve
işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir Gündüzalp'in anlattığına
göre 12 gün yemek verilmiyor."2

Zaten bize idam mahkumu gözüyle bakıyorlardı. Hiçbir ziyaretçi
bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız bunlarla konuşursanız'
diyorlardı. Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden
uyumak kabil değildi.3

Eskişehir Hapishanesi'nden tahliye olan Bediüzzaman Kastamonu'da
karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. 8 sene sonra gelen
Denizli Mahkemesi 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediüzzaman
Emirdağ'a mecburi ikamete yollanmıştır.

Bütün bu olaylar sırasında sayısız işkence ve eziyete maruz kalmış,
defalarca zehirlenmiştir. Son derece yaşlı ve hasta olan Bediüzzaman,
özellikle soğuk, nemli ve havasız hücrelerde tutulmuştur. Hapishane
günlerindeki hatıralarını Said Nursi şöyle anlatmaktadır:

Pek basit bahanelerle kışın en şiddetli soğuk günlerinde beni
tutuklayarak büyük ve gayet soğuk iki gün sobasız bir koğuşta tecrid
içinde hapsettiler. Halbuki ben küçük odamda günde birkaç defa soba
yakarken ve daima mangalımda ateş tutarken, zafiyet ve hastalığımdan
zor dayanabilirdim. 4

Bediüzzaman sözlerinin devamında, önceki bölümlerde de bahsettiğimiz
gibi, çektiği bu sıkıntıları hafifleten tesellinin mahkumların İslam'a
girmeleri olduğunu söylemektedir.


Bediüzzaman'a Yapılan Suçlamalar

Dini ve manevi değerlerin yaygınlaşmasından hoşnut olmayan çevreler
Said Nursi için de daimi taktiklerini uygulamışlar ve Bediüzzaman'ın
hayırlı çalışmalarını engellemek için tüm halkı ve resmi mercileri ona
ve Nur talebelerine karşı kışkırtacak şekilde bir karalama kampanyasına
başlamışlardır. Dönemin muhalif gazeteleri Bediüzzaman ve talebeleri
aleyhinde propaganda ve uydurma yazılar yayınlamışlardır. Bazı
şahıslar, hayali iftira senaryoları için parayla tutulmuşlardır. Ancak
her defasında mahkemeler Bediüzzaman'ı ve arkadaşlarını tüm bu
suçlamalardan beraat ettirmiş, çocukların dahi anlayacağı basit ve
acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini kamuoyu nezdinde
küçültmüşlerdir.

Bu çevrelerin düzenledikleri iftira ve saldırılar incelendiğinde hemen
hepsinin tarihte müminlerin karşılaştıkları iftiraların birer benzeri
oldukları görülmektedir. En başta "dini istismar ediyor" olmak üzere,
"çevresindekileri kandırıyor", "sapkındır", "delidir", "ona uyanlar
cahil kesimdir" suçlamaları... Bunlar Kuran'da defalarca dikkat
çekilen, müminlere yöneltilen iftira ve suçlamalardan bazılarıdır.

Her mümin Kuran'daki, "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu
gönderdikse, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri:
'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz'
demişlerdir." (Sebe Suresi, 34) ayetinde de belirtildiği gibi kavmin
önde gelenlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır ve karşılaşacaktır. Bu,
Allah'ın değişmeyen bir kanunudur ve bu tepkilere maruz kalmak
müminlerin doğru yolda olduklarının açık delilidir.

Kuran'ın yüzlerce ayetinde anlatılan bu suçlama ve saldırıların
Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin yaşamlarında da tecelli etmesi,
izledikleri yolun doğru ve verdikleri mücadelenin etkili olduğunun açık
bir göstergesidir. Bu olaylarla, Kuran ahlakı yolunda mücadele veren
bütün müminler karşılaşacaklardır. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle
bildirir:

Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara Suresi, 214)


Münafıkların musallat olması

Bediüzzaman'ı ve talebelerini durdurmak için kullanılan yöntemlerden
birisi de, bu halis insanların arasına iki yüzlü kişilerin
sokulmasıdır. Bu kişilerin görevi Bediüzzaman ve talebeleriyle ilgili
gelişmeleri din düşmanlarına bildirmek ve daha sonra bu çevrelerin
etkisi altındaki basında bu insanlar hakkında aleyhte yazılar çıkmasını
sağlamaktır.

Bunun örneklerinden birisi 1964 yılında Cumhuriyet'te yayınlanan "İnanç
Sömürücüleri" isimli yazı dizisidir. Kendisini dindar olarak gösterip,
Nur talebeleri arasına sızan, defalarca Bediüzzaman'ın yanında bulunan
Yılmaz Çetiner isimli şahıs, daha sonra bu mümin topluluğu hakkında
akıl almaz iftiralar ortaya atmıştır. Bediüzzaman bir sözünde aralarına
giren bir casusu şu şekilde anlatır:

Hem bir dessas casus adam, Risale-i Nur talebeleri aleyhinde
çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün -serbest olarak- "Ben
bir ipucu bulamadım ki, bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam,
onları hapse sokacağım." diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra bir iş
yapıp, Risale-i Nur talebeleri yerinde, o adam iki sene hapse girdi.5

Bediüzzaman, kendisine karşı düzenlenen bütün bu komplo, saldırı ve
iftiralara rağmen yürüttüğü mücadeleden hiçbir taviz vermemiştir. Ona
yapılanlar kendisinin ve talebelerinin şevkini ve kararlılığını
artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Kuran'da vaat edildiği gibi
inkar edenlerin tuzakları boşa çıkmıştır. Allah inkarcıların
tuzaklarının boşa çıkacağını ayetlerinde şöyle bildirir:

Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler
istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.
Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için
elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 32-33)

Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz
geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer)
bulacaklardır. (Saffat Suresi, 171-172)

Bediüzzaman tarih boyunca Allah yolunda zulüm görmüş samimi müminlerden
biridir. Ancak bilinmelidir ki, bir müminin hayatı boyunca karşılaştığı
her zorluk, her sıkıntı, işitmekten hoşlanmayıp da işittiği her söz ve
her iftira o müminin hayrınadır. Mümin tüm bunlara sabır gösterip,
tevekkül ettikçe onun cennetteki mekanı daha da genişler, daha
güzelleşir, makamı daha da artar. Dünyada ise Allah müminlere üstünlük
vaat etmiştir. Bu nedenle inkarcılar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar
yaptıkları boşa gider. Hatta onlara cehennem azabı olarak geri döner.

Bediüzzaman'ın yanısıra İmam-ı Azam, İmam-ı Ahmed, İbn-i Hanbel gibi
İslam büyükleri de başta Yusuf Medresesi olmak üzere birçok sıkıntı,
işkence ve zulme maruz kalmışlar, "tutuklanarak", "sürülerek", "baskı
altına alınarak" engellenmeye çalışılmışlardır. Bediüzzaman, Yusuf
Medresesi'nde bulunan ve çeşitli zorluklara göğüs geren İslam alimleri
için şöyle der:

Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı A'zam gibi en büyük müçtehidler
hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibn-i Hanbel gibi bir büyük mücahide,
Kur'an'ın bir tek mes'elesi için hapiste pek çok azap verilmiş. Ve
şikayet etmeyerek tam bir sabır ile sebat edip o mes'elelerde sükut
etmemiş. Ve pek çok imamlar ve alimler, sizlerden pek çok ziyade azap
verildiği halde, tam bir sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette
sizler, Kuran'ın birçok hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç
aldığınız halde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek
borcunuzdur.6


SONUÇ

Kuran'da haberleri verilen peygamberlerin ve geçmişte yaşamış olan
salih müminlerin hayatlarına baktığımızda hep zorlu bir mücadele,
sürekli bir ölüm veya yurtlarından ve evlerinden sürülme tehdidi,
iftiralar, suçlamalar ve alayla karşılaşırız. Çünkü onlar Allah'ın
emrine uymuşlar ve sadece dini kendileri yaşayarak kalmamış,
imkanlarının ulaşabildiği en son noktaya kadar insanlara dini ve güzel
ahlakı anlatmışlardır. Bu samimi ve ciddi çabalarının sonucunda ise
birçok insanın imanına vesile oldukları gibi, daha çoklarının da
düşmanlığını kazanmışlar ve dönem dönem zorluklarla dolu bir hayat
yaşamışlardır.

Bu zorluklara göğüs geremeyenler, peygamberlerin gösterdiği güzel
ahlakı, sabrı ve hamiyet-i İslamiye'yi gösteremeyenler ise "geride
kalanlar"dan olmuşlar, dünya hayatına razı olarak ahiretlerini dünya
için satmışlardır.

Ancak unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır: Allah tüm
zorlukları iyilerin ve kötülerin, temizlerin ve pislerin, samimilerin
ve sahtekarların, iman edenlerin ve dinsizlerin birbirlerinden ayırt
edilmeleri için yaratır. Zorluklar karşısında Allah'ın hoşnut olacağı
güzel ahlakı gösterenler Allah'ın dostudurlar ve Allah dünyada ve
ahirette dostlarına yardımını ve desteğini müjdelemektedir. Allah'ın
bir ayetinde bildirdiği gibi "her zorlukla birlikte bir kolaylık
vardır".

Kuran'da bildirilen bu müjdenin yanı sıra, Allah, müminlere kurulan
tuzakları mutlaka bozacağını, o tuzakların sahiplerini büyük bir
bozguna uğratacağını, inkar edenlerin müminlere hiçbir şekilde zarar
veremeyeceklerini bildirmektedir. Bununla ilgili ayetlerden bazıları
şöyledir:

... Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez. (Nisa Suresi, 141)

Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek
amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah
da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların
(tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)

Müminlerin yaşadıkları zorlukların ardından daima güzellik, hayır ve
bereket gelmiştir. Örneğin Hz. Yusuf hapisten çıktığında Mısır'ın
hazinelerine yönetici olarak tayin edilmiştir, Allah Hz. Nuh'u ve
inananları zulmeden kavimlerini helak ettikten sonra bereketli bir
yerde konaklatmıştır, Hz. Musa'ya ve kavmine işkencelerde bulunarak
onları yok etmek için uğraşan Firavun'un kendisi denizde boğularak yok
olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise kendisine kurulan
tuzaklardan ve ölüm tehditlerinden sonra inananlarla birlikte hicret
etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ancak ardından Allah kendisine ve
müminlerin üzerine rahmetini ve bereketini yaymış, müminler büyük bir
güç kazanarak kötülerin ittifakını yenilgiye uğratmışlardır.

Allah, dünyada herkese yaptığının karşılığını gösterecektir; salih
müminleri de mutlaka üstün kılacaktır. Ancak asıl karşılık sonsuz ve
asıl hayatımız olan ahirettedir. Her insan, er ya da geç mutlaka bir
gün ölecektir. Herkes hiç beklemediği bir anda ölüm meleği ile
karşılaşacak ve işte o an, her insan gerçeği tüm çıplaklığı ile
görecektir. Herkes şundan emin olmalıdır ki, dünya hayatına razı
olanlar, zorluklardan kaçanlar, keyiflerinin peşinden gidenler,
rahatlarını bozmaktan kaçınanlar, istek ve arzularını Allah'ın rızasına
tercih edenler, gelecek endişesi ile, haksız yere hapse atılmaktan veya
sürülmekten korkarak dinlerini, ibadetlerini terk edenler ölüm
meleklerini gördüklerinde hiç de dünya hayatında yaşadıklarına
sevinemeyeceklerdir. Bu insanlardan hiçbiri, "İyi ki dünya hayatımda
yan gelip yatmışım, dünya zevklerinin peşinde koşmuşum. Bunlar da
yanıma kar kaldı" diyemeyecektir. Diyemediği gibi, tüm bu yaptıkları
onda tarifi ve geri çevrilmesi imkansız bir pişmanlığa neden olacak,
hiçbir zaman hissetmediği kadar büyük bir yürek acısı ve çaresizlik
hissi duyacaktır. Allah inkarcıların ahiretteki pişmanlıklarını şöyle
bildirmektedir:

Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke
(dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini
yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." (Enam Suresi, 27)

Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke kitabım
verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm herşeyi) kesip
bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı." Güç ve kudretim yok
olup gitti." (Hakka Suresi, 25-29)

Tüm hayatını Allah için yaşayan, Allah'ın rızasından vazgeçmediği için
hayatının büyük bir bölümünde zulüm gören, zorluk yaşayan, hep
öldürülme tehlikesi altında kalan, insanlardan incitici ve alaycı
sözler işiten, iftiralara uğrayan, hatta hapis yatan bir mümin ise ölüm
meleğini gördüğünde tüm hayatı boyunca yaşadığı zorluklar için büyük
bir sevince kapılacaktır. Hatta kitap boyunca anlattığımız gibi mümin,
zorluklarla karşılaştığı anda da çok büyük bir sevinç ve umut yaşar;
çünkü tüm dünyadaki zorlukların sonunun hayır olduğunu, Allah'ın mutlak
bir kolaylık ve üstünlük vereceğini bilir. Üstelik burada yaşadığı
zorlukların ahirette de bir güzellik ve kat kat artırılmış nimetler
olarak karşısına çıkmasını şiddetle umar. Bu nedenle inkar edenler,
zorluk anında müminlerin tavrına şaşırır, onların neşesine ve gücüne,
ümitvar yaklaşımlarına hayret ederler. Çünkü onlar müminlerin
Allah'tan, onların ummadığı şeyleri umduklarını bilmezler.

Yusuf Medresesi, bu nedenle bir mümin için hem manevi bir eğitim yeri
hem de ahiretteki güzelliklerin kapısını açan bir imtihan vesilesidir.
Yusuf Medresesi'ne giren mümin, bu imtihanın hayırla sonuçlanmasını
beklediği ve cenneti biraz daha fazla umabildiği için büyük bir sevinç
duyar.

Müminler olaylara inkarcıların kavrayamadıkları bir gözle bakar ve
olayların iç yüzünü görebilirler. Onlar, zorluğun, ezanın,
engellenmelerin asıl anlamını bilen, hayatlarını bu sırra göre yaşayan
insanlardır. Dolayısıyla, Allah'a samimi olarak iman eden, sadece
Allah'tan korkup sakınan, Allah'ı seven, Allah'ı dost edinen, insanlar
arasında dostluğun, sevginin, hoşgörünün, ümitvar olmanın,
iyimserliğin, dayanışmanın, güzel ahlakın yayılması için gönülden
mücadele veren bir insanı, herhangi bir kötünün veya fesat peşindeki
bir insanın durdurabilmesi veya engelleyebilmesi kesinlikle mümkün
değildir.

İnkarcılar bilmelidirler ki ne yaparlarsa yapsınlar, tüm güçlerini de
toplasalar, birbirlerine arka da çıksalar, dağları yerinden sarsacak
kadar kapsamlı tuzaklar da kursalar, onlar müminlere hiçbir zarar
veremezler. Hatta her kurdukları tuzak, attıkları her iftira,
söyledikleri her alaycı söz müminlerin hem dünyadaki hem de cennetteki
mekanlarının daha da güzelleşip zenginleşmesine vesile olur.

Bu sırrı bilen müminlere Allah Kuran'da şöyle müjde verir:

Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti
vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... Allah'tan daha
çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu
alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve
mutluluk' budur. Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam
uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği
emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını
koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe Suresi, 111-112)

_________________



BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

......
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://paylasim11.forumg.biz
 
Bediüzzaman Said Nursi
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
wWw.pAyLaŞıM11.cOm :: Kültür ve Sanat Dünyası :: Biyografiler-
Buraya geçin: